4 Mayıs günü Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) Dışişleri Bakanı Şeyh Zayed El Nahyan, Türkiye’deydi ve kendisine AK Parti’nin kapatılması ile ilgili yöneltilen bir soruya, belki de ileride siyasi fıkralar literatürüne girecek ilginç bir cevap verdi: "Allah'tan biz çok şanslıyız ki partilerimiz yok..."
BAE, 7 Arap emirliğinden oluşan zengin bir petrol ülkesi ve iktidar partisinin Ortadoğu ile ekonomik ilişkileri geliştirmek açısından bu ülkeye özel bir önem verdiğini, bu son ziyaretin de bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Yaklaşık 5 milyonluk bir nüfusa sahip olan bu ülkenin yönetim şekli monarşi ve bakanın sözlerinden de anlaşılacağı üzere siyasal partilerin kurulması yasak.
Arap Bakan, ülkesindeki monarşi yönetimine karşılık, Türkiye’ye demokrasi dersi vermeyi de ihmal etmemiş ve demokrasinin işleyişi açısından siyasal partilerin ve onlara eşit muamele gerekliliğinin altını çizmiş.
Kurulduğu günden beri Ortadoğu ülkelerine rol model olarak sunulan, bizim ulusalcılarımız tarafından ılımlı İslam tezlerinin ve komplo teorilerinin ana merkezi olarak görülen Türkiye Cumhuriyeti, herhalde daha önce böylesine bir iğnelemeyle karşılaşmamıştır. Otoriter bir ülkenin bir bakanı geliyor ve bizlere demokrasimizin nasıl da aşağı seviyelere indiğini ve ne yaparsak yapalım bizim de Ortadoğulu olduğumuzu, bölgedeki diğer ülkelerin kaderinin tersi yöne akmaya çalışsak da er geç bizim de otoriter yönetimlerin mahkûmu olacağımızı hatırlatıyor.
Ama Arap Bakan yalnız değil. Türkiye’de onu ve tezlerini destekleyen, Türkiye için partilerin de, demokrasinin de, istikrarın da bir lüks, akıl almaz bir israf olduğuna inanan bir kesim var. Kendilerine ulusalcı diyorlar ve aynen Arap bakan gibi mutluluğu özgürlükçü bir toplumsal düzende değil, tek-tipçi anti-demokratik bir yönetim tarzında arıyorlar.
Dünya nüfusu hızla artarken, küresel ısınmanın yarattığı kuraklık, su baskınları ve erozyon gibi olumsuzluklar ekilebilir alanları azaltıyor.
Bundan iki yüzyıl kadar önce, 1798'de, İngiliz düşünürü Thomas Malthus, "Nüfusun toplumun geleceği üzerindeki etkileri üzerinde bir deneme" adını taşıyan bir kitap yayımladı. Sanayi devriminin gerektirdiği ucuz emeği sağlamak için hızlı nüfus artışı gereğini savunanlara bir yanıt olarak yazdığı o kitapta, nüfus artışının tehlikelerine dikkat çekiyor ve çok özetle, nüfus hızla artarken tarımsal üretimin aynı hızla artmayacağını, o nedenle toplumların artan nüfusu önünde sonunda besleyemeyecek duruma düşeceklerini ve kütle halinde açlıklar yaşanacağını öne sürüyordu.
Kendisinden sonra gelenler, Malthus'ün nüfusun hızlı bir biçimde artmakta olduğu gerçeğini kabul ediyorlar, ancak tarımsal üretimin artan nüfusu besleyemeyeceği görüşüne katılmıyorlardı. Malthus'ü o açıdan eleştirenlere göre İngiliz düşünür her üretim alanında olduğu gibi tarımda da teknolojinin gelişeceğini öngörememişti. Tarım teknolojileri geliştikçe tarım üretimi de artacak ve artan nüfusun besin gereksinmelerini karşılamaya yetecekti. Oysa pek de öyle olmadı.
Gerçekten de tarım teknolojilerinin çok gelişmiş olduğu günümüzde durmadan yükselen gıda fiyatlarına ve özellikle yoksul ülkelerde çekilen açlıklara bakarak insan, "Acaba Malthus haklı mı çıkıyor?" diye düşünmekten kendisini alamıyor. Çünkü bugün dünyada bir gıda yetersizliği ve onunla birlikte büyük fiyat artışları yaşanıyor. Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick'in açıkladığına göre Mısır, Endonezya, Pakistan ve Bangladeş gibi ülkeler başta olmak üzere 33 ülkede gıda kıtlığı var. Afrika'da Moritanya, Mozambik, Senegal, Fildişi Sahili, Kamerun, Latin Amerika'da Küba, Haiti, Meksika kıtlığı hisseden ülkelerin başında geliyorlar. Üretim azlıklarının yanı sıra uluslararası ve ulusal spekülatörlerin de piyasaya girmeleri yüzünden pirinç, hububat, yağ ve şeker fiyatları, geçen yılın bu zamanlarına oranla, en az yüzde 50 artmış durumda.
Türkiye’de siyasi arenaya çıkmış yiğit politikacılarımız muhalefetteyken bir özgürlük sembolü olurlar da iktidara gelince devletçi duruşun dayanılmaz cazibesine kapılıp devletin kendisi olmak isterler. Hep söylenen, iktidarın muktedir olma isteği diğer bütün yapmak istediklerinden çok daha fazla önem kazanmaya başlar.
Çünkü seçimle işbaşına gelen iktidar bir süre sonra kalıcı iktidarla tanışır ve "ben de isterim" şarkısının nakaratları eşliğinde yavaş yavaş kalıcıyı taklit etmeye başlar. Ama unuturlar ki taklitler asıllarını yaşatır. Kendileri muhalefetken takındıkları "hey özgürlük" tavrı zaman içinde kendilerinin bile farkına varamadıkları şekilde "hey devletim" şekline coverlanır.
Siyaset tarihimiz bunun sayısız örnekleriyle doludur. 1950 seçimlerinde "yeter söz milletin" diyerek iktidara gelen Bayar ve Menderes özellikle 6-7 Eylül olaylarında, Türkiye”de devletin ne kadar güçlü olduğunu, iki günde ortalığı alt üst ettirebilecek bir yapısı olduğunu görmüşlerdi. Ondan sonra takındıkları tavırlarda devleti temsil ettiklerini düşünerek birçok anti demokratik harekette bulunmuşlardı. Milli Şef İnönü ve CHPnin 1950 öncesi uyguladıkları baskıcı methodların benzerlerini, kendilerini eleştirenlere uygulamışlardı.
Mesela Karaoğlan umudumuz Ecevit, faşizmi ezeceğim, Kontrgerilla filan diyerek özgürlük sloganlarıyla yola çıkmıştı. Bütün baskılara rağmen 3 Haziran 1977 günü Taksimde çok büyük kalabalıklarla miting yapmıştı. Ama aynı Ecevit iktidara gelince: "Kontrgerilla diye birşey yok, sadece bazı kışkırtıcı ajanlar var" demiş, bununla da yetinmeyip 77deki kalabalıkları 79'un 1 Mayısında Taksime sokmamıştı.
Emperyalizmin çeşitli tanımları var. Genellikle “güçlü” devletlerin güçsüzleri kontrol etmesi ve yayılmacılığı gibi iki ana unsur üzerinde duruluyor.
Buradaki “kontrol”, başlarda siyasi anlamda hükmetme olarak görülürken yenilerde “piyasaların gücüyle kontrol” etmek anlamında kullanılıyor.
Nitekim ABD’nin Irak ve Afganistan operasyonları birinci anlamın hâlâ cari olduğunun delili olarak gösteriliyor. Bunun yanı sıra Dünya Bankası ve IMF’nin hükümetlerle ilişkileri de ikinci anlamı delillendirmede kullanılıyor.
Burada gözden kaçan iki husus ise bu gün tartışmasız doğru hatta var olduğu kabul edilen “emperyalizm” kavramının mantıkî kökeni olup olmadığı konusunda adeta köşe taşları.
Bunlar , “güç” ve “kontrol” kavramları…Merkantilizm döneminin güç anlayışı, doğal kaynakları ele geçirmek ve korumak için güçlü ordulara sahip olmak demektir ki “sömürgecilik” dendiğinde genellikle aklımıza gelen, bu dönem, budur. Merkantilizm döneminin özelliği tek yönlü bir meta akışıdır. Sömürgeci için sömürge, kaynakları kadar değerli olan bir toprak parçasıdır. Sömürge halkıyla tek ilişki, sahip-köle ilişkisidir. Bu açıdan sömürgecilik ilişkisinde rızaya yer yoktur. Günümüz gelişmiş ekonomilerinin kaynağının bu sömürü olduğu fikri tartışmasız şekilde kabul görmektedir.
1970'lerde stagflasyonu açıklayamadığı için inanılırlığını kaybeden Phillips teorisinin 2007 krizi sonrası rafa kalkma zamanı geldi. Hem FED'in hem de Türkiye Merkez Bankası'nın enflasyon hedeflemesini yeniden kurgulaması şart.
Ekonomi öğrencilerinin final sınavlarının "banko" soru olan ve 1970'lerdeki stagflasyonist dönemde ilk kez tartışmaya açılan Phillips Eğrisi Teorisi, ABD Merkez Bankası'nın (FED) son faiz indiriminin ardından yeniden gündeme geldi. FED, artan enflasyon karşısında faiz artırımı sürecine yeniden başlayacağı beklentileri arasında faiz oranını yüzde 2'ye yani geçen sene yüzde 3,7'yi bulan enflasyon oranının da aşağısına çekti. Yaz sonundan bu yana enflasyonla mücadeleyi bırakan FED 7 kez üstüste yaptığı indirimlerle faiz oranını toplam 3,25 puan indirmiş oldu. FED bu agresif faiz indirimleri ile ekonomiyi toparlayabileceğini zannetti. Ancak şu ana kadar ne yüzde 0,6 büyümesi beklenen ABD ekonomisi toparlandı, ne de yüzde 4'lere yaklaşan enflasyon oranı düştü. Üstelik dün açıklanan istihdam verileri de çok az bir iyileşme gösterdi. ABD Çalışma Bakanlığı'nın verilerine göre nisan ayında tarım dışı istihdam 20 bin kişi azaldı, Mart ayında yüzde 5,1 olan işsizlik oranı yüzde 5'e geriledi. Yani Phillips Eğrisi Teorisi bir kez daha boşa çıktı. Şimdi ise uzmanlar Phillips Eğrisi Teorisi'nin günümüz şartlarında çalışmadığını ve FED'in bu teoriyi artık çöpe atması gerektiğini savunuyor. FED son toplantısında çok net bir sinyal vermese de uzmanlar Phillips Eğrisi'nin artık çalışmadığı gerekçesi ile yavaş büyümeye rağmen faiz artırımından yana. Kimilerine göre birkaç ay içinde enflasyon oranlarındaki yükseliş FED'i öyle bir ters köşeye yatıracak ki faiz artırımları zannedildiğinde de erken gelecek. Diğer bir görüş ise ekonomiden kötü veriler gelmeye devam ettiği sürece FED'in 2009 ortasına kadar faiz artırmayacağı yönünde.
Teori Türkiye'de de çözülmeye başladı
FED kadar Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası (TCMB) da yüksek işsizlik rakamları ve yüksek enflasyonla boğuşuyor. Hafta içinde TCMB tarafından yayımlanan raporda sene sonu enflasyon oranı beklentisi yüzde 9,8 gösterildi. Halbuki bir önceki raporun tahminlerinde enflasyonun yüzde 4,1 ila yüzde 6,9 arasında olma olasılığı yüzde 70 olarak gösterilmişti. Türkiye'deki işsizlik oranı Ocak ayı verilerine göre yüzde 11,3 düzeyinde. 1970'li yıllarda Phillips eğrisi ABD'de olduğu gibi Türkiye'de de tartışmaya açılmıştı. O dönemde ara mal fiyatlarında yaşanan enflayson, beklenenin aksine ithal ikameci sanayiyi hızlandırmak yerine yavaşlatmış, dolayısıyla işsizlik de artmıştı. Teori sadece kısa bir dönem için 2001 yılında çalışmış, enflasyon hükümet müdahalesi ile yüzde 10'un altına düşürülünce işsizlik oranları fırlamıştı. Şimdi yaşanan krizin hem ABD hem de küresel ekonomide yarattığı sonuçlar ise "Stagflasyon" tanımının ilk kez ekonomi literatürüne girdiği 1970'li yıllarla benzeştiriliyor. Ve Phillips Eğrisi bir kez daha şu anda yaşanan durumu açıklayamıyor. Bu da hem FED hem de diğer merkez bankaları için Phillips Eğrisi Teorisi'ni tarihin tozlu raflarına kaldırma zamanı geldiğinin işareti.
2002–2007 yasama döneminde % 7 oy oranını geçerek hazine yardımı almaya hak kazanan 5 siyasi parti (AKP, CHP, MHP, DYP, GP) var iken, 2007 yılında yapılan genel seçimlerde %7 oranın sadece 3 parti aştığı için (AKP, CHP ve MHP) seçim yardımı bu üç parti arasında paylaştırılacaktır. Bu özellikleri taşıyan partilere yapılan Hazine yardımı 'bütçenin 5 binde 2'si' oranında yapılırken, mevzuatımız uyarında seçim yıllarında bu oran 3 katına çıkarılmaktadır.
Aşağıdaki tabloda da göründüğü üzere 2002–2007 yasama döneminde 5 siyasi parti toplam 728 Milyon TYL, (yaklaşık 600 Milyon dolar) hazine yardımı almışken, Hillary Clinton, Barrack Obama ve John McCain ve diğer adaylar arasında 2007 yılının başından beri süren ABD Başkanlık seçimleri için, kaynağı belirli ve şeffaf biçimde toplanan paraların miktarı henüz 500 Milyon Dolar’ı aşmamıştır. ABD’de bu “fund raising” kampanyaları son derece şeffaf ve kurallara uygun yapılmaktadır. Devlet siyasi partilere hazineden bir yardım yapmamaktadır.